YAZILAR

Kaybolan Değerler
Her şeyin fiyatını bilir olduk ama değerini unutur olduk

Uzun telefon görüşmelerimin birini yapıyordum. Sabırla karşımdakini dinliyor,  başımı sallıyor, kısa cevaplar veriyordum. Cep telefonu vücudumun bir parçası olmuştu artık. Evden çıkarken aldığımız ilk eşyamız olmuştu. Olur ya telefonu yanlışlıkla evde unutursak kendimizi boşlukta hissediyoruz. İlk fırsatta gidip dolduruyoruz boşluğu.  İnsanlar, arabalarından koşarak çıkıp, muhabbet ederek binaya giriyor ama, karşılaştığı komşusuyla muhabbet edemeden asansöre giriyor.

Telefon icat edildi, bina önlerindeki sohbetler tükendi. Komşumuzla face’de görüşür olduk. Bu kadar konuşacak ne buluyoruz anlamıyorum. Bu bitmez sohbetlere ne zaman dayanıyor, ne de şarj. Allah’tan yedek şarjlı kılıflar çıktı da rahatladık. Çinliler ona da çözüm bulmuşlar. Tak konuş, bas konuş.

Görüşme devam ederken arabadan inip, bir pastaneye girdim. Mesajla gelen ihtiyaç listesini tamamlıyordum. Alacağımı belirtmek için söze ne hacet, bir işaret yetti. Bu tarz hallere tezgahtar kızlar da alışkın. Konuşan kişinin telefon markasına göre ne alacağını da tahmin ediyorlar.

İlginç değil mi! Değil bence. Tüketim çılgını olduk çıktık. Tükettikçe tükeniyoruz. İhtiyaç olmadan alıyoruz.

Evin farklı yerlerinde inzivaya bıraktığımız çok eşya var. Cebimde bir titreşim hissediyorum. Gelen kutumda bir misafir vardı. “Suriye’deki kardeşlerimize yeni ve az kullanılmış giysi topluyoruz…” Biz de bu hafta Maskoyu (Mobilyacılar Sitesi) ziyaret ettik. Mevcut elbise dolabının daha büyüğünü bulmak için…

Tezgahtar poşeti uzattı. Kaç para olduğunu sormadan, kartı verdim. Pazarlık sünnetti aslında, hangi sünneti uyguluyoruz ki sıra ona gelsin! Nasıl olsa cebimden para çıkmıyordu. Ne kadar olduğunun ne önemi var ki. Cırt çektir, cırt öde. Para kazanmak daha mı kolay eskiye göre? Kolay harcamamızın sebebi bu mu?

Her şeyin fiyatını bilir olduk ama değerini unutur olduk. Paranın değeri mi yok? Azalan bizim değerlerimiz olmasın! 

Pastaneden çıkarken bir gencin kapının önünde beni beklediğini fark ettim.“Görüşme bitse de bir an önce selam versem” arzusu her halinden belliydi. Heyecanlı bir duruşu vardı. Konuşmayı toparlayıp görüşmeyi keserken göz göze geldik, gülümsedik, bu arada ben de genci baştan ayağa süzüp kim olduğunu hatırlamaya çalışıyordum. Genç, yıllardır görmediği bir yakınının trenden inişini bekler gibi telefon görüşmemin bitmesini bekliyordu. İlk cümlesi “Hocam beni tanıdınız mı?” oldu. Sima yabancı değildi ama isim henüz belirmemişti. Dersine girdiğim okulun ismini, 8.sınıf da ablasının olduğunu belirtince, gözlerindeki ışık daha da artmıştı. Dersine gireli tam 14 yıl olmuş, seneler ne çabuk geçmişti.

Bıraktığım çocuğun yerinde yetişkin bir delikanlı almış. Sınıftaki halleri aklıma geldi. Sınıfın en küçüğü idi. Neşeli, matrak halini oturaklı ciddi bir duruş kaplamış. Ona  göre  hiç değişmemiştim, en azından fiziki olarak. İnsan kendi yaşlandığını, yılların izini, aynadan değil de, etrafındaki gençlerin  büyümesinden   anlıyor.

Güzel bir muhabbetten sonra ayrıldık. Öğretmen olmamın en güzel yanlarından birini daha yaşamıştım. Yıllar önce kaybettiğim değerli bir eşyamı bulmuş olmanın sevinciyle pastaneden ayrıldım. Arabaya binerken yine telefon beni çağırmaya başladı...



Görüntülenme: 1349
▪ Yorumlar
Bu konuya yorum yapılmamış. Hemen ilk yorumu siz yapın...
▪ Yorum Yaz
Ad Soyad:
Email:
Konu Puanı:
Yorumunuz:
This Is CAPTCHA Image